Tabutta dirilenler

Aygün Hasanoğlu

1991 yılı 26 Aralık’ta Ermenistan ordusu Azerbaycan Cumhuriyeti Dağlık Karabağ bölgesinin Kerkicahan kasa­basına ağır silahlarla, zırıhlı savaş tankı, ya­yaların savaş tankı ve bü­yük askeri kuvvetle atağa geçti. 12 saat eşit olmayan savaş tüm şüddetiyle sürdü. Mehman Hüseyi­nov’un komutanlığında Kalaşnikof’la silahlanmış 21 kişiden oluşan Azerbaycanlı gönüllü gençler takımı 300 civarında düş­­man­la ölüm kalım savaşına atıldı.

Komutan Mehman Hüseynov Kerkicahan savunmasını Karabağ savaşı tarihinde en ağır ve en şiddetli savaşlardan biri gibi nitelendiriyor: “Savaş öyle bir şiddetle gidiyordu ki, 8 saat hiç susmadı. Bu 8 saat bize sivil nüfusu araziden çıkarmak için çok önemliydi. O yüzden ölümüne savaşıyorduk ve kimse geri çekilmeyi düşünmüyordu. Öyle saatlerdi ki, artık önümüze çıkanı vuruyorduk, Kurşunları yalnız hedefe vurmak hakkında düşünürdük, başka hiçbirşey!”

Üniversite eğitimini yarım bırakarak gönüllü olarak vatanı savunmaya gelmiş Penah Meherremov Ker­kici­han’ın savun­ma­sını böyle ha­tır­lıyor: “En şid­detli savaş son 5 sa­atte oldu. Sonunda kurşunlarımız bit­ti, ça­re­siz kaldık. Ne ya­pa­ca­ğımızı bi­lemiyorduk. Er­me­niler bi­ze el bom­bası at­tılar, yalnız hepimizi yaraladıktan sonra bizi esir alabildiler”.

7 genç savaş meydanında şe­hit oldu. Er­me­niler siperle el bombası atarak askerlerimizi ya­­­­­ra­ladılar, yal­nız bundan sonra sağ kalmış 9 yaralı genci esir ala­bildiler.

İşte bu esirlerden biri olmuş Abdulazim Memmedov’la Kerkicahan savaşını ve esirlikte yaşadıklarını konuşmak istiyorum.

Abdülazim Memmedov 1961’de eski Türk toprakalarında- şimdi Ermenis­tan arazisinde olan Amasya ilçesinde doğdu. 1988’de Ermenis­tan’ın Türklere karşı yönelttiği departasyon siyaseti sonucı olarak, vatanından kovularak Azer­bay­can’a gel­di. 28.12.1991-28.01.1992 senelerinde Ermeni esirliğinde oldu. Şimdi savaştan uzak bir bölgede, Bakü yakınlığındaki köyde Abdülezim’in bahçesinde karşı karşıya oturmuşuz. Çok şey yaşadığını biliyorum ve konuşturmaya çalışıyorum. Ama Ebdülezim sinirli görünüyor, bakışları bahçedeki genç fidanlara dikilmiş, hayalleri kim bilir nerelerde. Bacağını düz uzatmış, rahat hareket ettiremiyor çünkü. O günlerden yıllar geçmesine rağmen, o anları hatırlatacak çok şeyler var Abdülezim’e.

“Askerliği Sovyet ordusunda Afganistan’da yapmıştım. Ben ölüm ve kan görmüştüm. Ama o gençler hiçbirisi ölümle, savaşla bu kadar gözgöze olmamışlardı. Kerkicahan’da ilk savaş olduğunda Ferhat Atakişiyev bayılmıştı. Kurşun sesinden çok olmuştu. Ama bu son savaşta Ferhat kahramana dönüştü.”

“Silahınız var mıydı?”

“Vardı, ama herkese yetmiyordu. Öldürdüğümüz Ermenilerin silahlarını alıyorduk. Karabağ savaşında da böyle bir durum vardı. Sılahı olmayanlar da savaşa gidiyorlardı k, biri şehit olduğunda onun silahını alıyor, savaşıyorlardı.”

“Kerkicahan sivil nüfustan rehine alınan oldu mu?”

“Hayır. Savaştığımız anda da son kalanları çıkarıyorduk.”

“Ama siz çıkmadınız?”

“Biz çıkmak için orda değildik ki! Biz korumak için oradaydık!”

“Kerkicahan’a giren Ermeni ordusunun tankalarını sürenler Ermeniler miydi?”

“Ermeni’de tank ne gezirdi? Hepsi Rusya ordusunun tanklarıydı, sürenler de Ruslardı. Toplar da Rus ordusunundu. Biz de para verip Ruslardan alıyorduk. Ama bize sattıkları çoğu zaman bozuk oluyordu.”

“Kerkicahan’da yenilmenin nedeni ne oldu?”

“Yardım gelmedi. O zaman askeri bölükler arasında iletişim kötü idi. Azerbaycan ordusu halen tam kurulmamıştı ki. İkı aydı bağımsızlık kazanmıştık. İkı ayda ordu kurulamazdı.”

“Ebdulazım bey, bu savaça girdiğinizde yenileceğinizi düşnüyor muydunuz?”

“Kesinlikle! Asker böyle bir şey düşünmez. Biz zaten yüz yüze savaşta yenilmedik ki. Uzaktan kumbara atarak bizi yaraladılar, öyle esir aldılar. Ben kafamdan ve sol ayağımdan yaralanarak bayılmıştım. Ken­dime ge­lir­ken beni araçta götürüyorlardı. Araçtakilerin Azer­bay­canlı olduğu­nu zannettiğimden yavaş sürme­­lerini rica ettim, ya­ralarım fena acıtıyordu. Bu zaman bana bir kaç tokat vurdular, o zaman esir düştü­ğümü anladım.”

“Sizi nereye götürdüler?”

“Hankendi şehrindeki hapishaneye götür­düler. Diğer asker arkadaşlarımı da burada gördüm. Önce ibas­la­rımızı soyundurarak aldılar. Aralık ayı şah­ta­­sında iç ca­ma­şırında kaldık. Bize işkenceler yapmaya başladılar. Ya­ralarımıza tuz bas­ıyor, yakıcı maddeler sürtüyorlardı. Lastik ve demir değnek­ler­le, burulmuş demir telle, yoğun zincirle dövüyor, köpeklerle boğuşturu­yor­lardı. Yılbaşı gecesi kollarımı yoğun iple atın kuyruğuna sarı­dı­lar, atı o taraf, bu ta­rafa çaptılar. Sonra soğuk, buzlu su ile dolu ha­vuza basıyorlardı. Omuzlarıma, kollarıma armatür­le vu­ruyor, aya­ğımdaki kurşun yarasına ağaç kırığı sokmakla ezi­yet ediyorlardı. İğne ile vücuduma petrol vuruyorlardı. Livan’­dan ve Suriye’den gelmiş, boyu iki metre olan kızlar kollarım duvardaki borulara zincirlenmiş hâl­de ayaklarıma petrol dökerek yakıyorlardı.

“Kızlar mı?”

“Evet. Onlar erkekler kadar acımasıszlardı.”

“Size işkence yapan Ermenileri hatırlıyor musunuz?”

Binbaşı Lyo­va, Üsteğmen Azer, 190 90 boylarında, kendini Bakülü gi­bi tanıtan Roma 366. Rus askeri alayının binbaşısı, Rus kökenli Saşa beni kollarımdan ası­yor, üzerinde tepik ve yum­-rukla spor provası yapıyorlardı. Roma’nın anası Ermeni idi, babasını bilmiyorum. Esirlikten kurtulandan sonra 2001’de onu Bakü’de gördüm.

“Bakı da mı gördünüz? Ermeni Bakı da ne yapıyordu?”

“Sonradan Bakı’da “Rauf’ adı ile yaşamaya başlamış. Belki de ajanlık yapıyordu şerefsiz. Hemen tanıdım, devlete haber verdim, tutukladılar şerefsizi.”

“Size işkence yapanlar arasında Rus da vardı dediniz?”

“Evet, alkol alıyor, bize işkence yaparak eğleniyorlardı. Birini hatırlıyorum, Saşa adında.

“Tutulduğunuz hüçreler kaç kişilikti?”

“Aslında hüçre de değildi, ini bir merte, uzunu 2 metre olan dar ve su boruları geçen bir yerdi. Bize işkence yaptıktan sonra bayılmış ve ya yarımcan halde bu hücrelere atıyorlardı.”

“Tıbbi yardım yok muydu?”

“Tıbbi hizmet nedir, yaralarımza tuz basıyorlardı, demir kırıkları sokuyorlardı. Mümkün kadar bizi acıtmaya çalışıyorlardı. Artur isimli zayıf, kısa boylu gardiyan vardı. Onun növbette olduğu geceler bizi daha çok dövüyorlardı. Askeri ciz­me­lerle parmakla­rımın üs­tüne çıkarak eziyor, çiğniyor, acı­larım­dan hazz alarak gülü­yor­lardı. Artur benim dişlerimi kırmış, tırnak­larımı çekip çı­kar­­mıştı. O kadar acımasızdı ki beni dövdüyü zaman duvara yaslanma­ma bile izin vermiyordu. Artur gardiyan oldugu za­man gelen 2 metre boyunda bir Ermeni polisinin bir kaç darbe­sin­den sonra ken­dimizi kayb­ediyorduk. Hücreye girdiği zaman ölece­ğimizi veya ya­şayaca­ğımızı bile­miyorduk.

“Kerkicahan’da sizinle beraber savaşmış arkadaşlarınızı esirlikte görüyor muydunuz? Onlara da aynı işkenceler yapıyorlar mıydı?

“Ferhat Şirinov ve soyadını unuttuğum Elşen yaralı hâlde savaş meydanında kal­mışlardı. Sonraki kaderlerini bilemedik. Rasim Alekperov’un savaşta öldüğünü; kaldığını bilemedik. Esir alınaların içinde yoktu. Rauf ve Nüsret savşta şehit oldular. İsrail Memmedov esir alınmasın diye kendisini vurmuştur, ama ölmemiştir. Rehim Resulov da esir alındı, ama kaderini bilemedik. Sonradan görmedim. Ferhat Ferhatov, Ferhat Atakişiyev, Penah Meherremov, Arif İsmayılov, Aydın Ahmedov ve Mehman Hüseynov benimle bir kampta esir tutuluyor ve aynı işkencelere maruz kalıyorlardı. Ferhat Atakişiyev’i çok acımasızca katlettiler.”

“Neden?”

“Ferhat Atakişiyev Kerkicahan’dan idi. Üniversiteyi yarım bırakarak köyünü savunmaya gelmişti. 2 Ocak’ta gecesi saat 3-4 civarında Ferhat Ata­­­ki­şiyev’i tutulduğum hüc­reye getirdiler. On­dan ‘Bu kimdir, nereden geldi?’ sordu­lar. Ferhat onlara dedi: ‘Beni par­ça parça etseniz de hiçbir şey söyleme­­m’. Ondan komu­tanımızın kim olduğunu sordular. Yine ay­nı cevabı verdi. Epey sorular sordular, hep­sini yanıtlamayı reddetti. Vahşiler Fer­hat Ata­kişiyev’i gaddarca dö­vüyorlardı. Onun hücresi be­nim hücreme yakındı, her şeyi gö­rüyordum. Ferhat’tan soruyor­lar­dı: ‘Kerkicahan’da kim yaşa­ma­­lı idi?’ Ferhat diyordu: ‘Biz!’ Soruyorlardı: ‘Kerkica­han kimin­dir?’ Ferhat ‘Kerkicahan bizimdir!’ diyordu. ‘Karabağ kimindir?’ diye döve döve soruyorlardı. Ferhat ba­ğıra bağıra di­yordu: ‘Ka­ra­bağ bizimdir! Bizim de olucak!’ Onun kollarına, ayak­la­rına, boynuna armatürle, burulmuş demir tel­le, yoğun zin­cirle vura vura vahşice öldürdüler. Ben bu deh­şetli ölümün tanığı ol­dum.”

Abdulezım bunları konuşarken dudakları titriyordu. Ama kendisine yapılmış işkencelerden bahsederken çehresinde tebessüm görünüyor. Çünkü ona ne kadar işkece yapsalar da direnişini kırmamamışlardı. Ermeni mezaliminin her yüzünü gör­müş, insanın dayana­ma­cağı her azaba, işkencelere yenil­me­den dayanmış Abdulezim savaşta şe­hit ol­muş, esirlikte işkenceyle katledilen arkadaşlarının öcünü al­mak için, işgal olmuş şehir ve köylere Azerbaycan bay­rağını kendi elle­riyle dik­mek için dayanmış!

“Tabutta dirilmişem. Beni işkencelerden ölmüş zannetmiş, bir ceset gibi tabutta geri vermişler. Nefesim olmadşünş görmüş ve morga koymuşlar. Ağdam’da morgta gözümü açtığım zaman her taraf duman içindeydi, yü­züme su damıyordu. Yaşlı bir ka­dının başımın ucunda ağladığını gördüm. Kadın benim uyandığımı görerek ‘Sağdır!’ diye bağırdı. Beni hemen tedaviye aldılar. Sonra Doktor: ‘Anan na­maz üs­tün­deymiş, seni ölmüş sanarak tabutta yollamışlar.’ dedi bana…”

Burada esirlik konusunu bitiriyor, acı hatıralarını uyandırmak istemiyor. Ağır ol­du­ğu­nu anlıyorum. Savaş arkadaşlarının yiğitliğinden gururla ko­nu­şu­yor, kendisiyle ilgili sorulara cevap vermekten ise kaçınıyor. Tedavi olunduktan sonra yine topraklarımızın savunması için savaşa gitmiş, 1995 yılınadek Ağdere, Füzuli, Terter, Böy­lekan, Tovuz ilçelerinin savunmasına katılmıştır. Aldığı yaralardan bir ayağı sakat olmuştur. Fakat bu konudan hiç bahsetmiyor. Bana genç ağaçları gösteriyor.

“Bu ağaçlara bakın, Aygün Hanım! Onlar benim arkadaşlarımdır. Bah­­çe­mizde şehit olmuş her asker arkadaşımın adına bir ağaç dik­dim. Bazen onlarla ko­nu­şu­yorum, dertleşiyorum ama…” Bir şey demek istedi, ama yine sözünü yarıda kesti. “bazıları kurudu… Her ne yaptımsa, ba­şına dolandımsa yine de olmadı. Ne­den onlar kuruyor, anlamıyo­rum…”

Bense anlıyorum ki, “Onlar” derken hala kendisi gibi canlı, ya­­şar sandığı şehit­lerden Ferhat, Rehim, İsrail, Mehman… ve di­ğerlerinden bahs­ediyor. Belki asker arkaşlarının ölümü kadar ya­karak biti­riyor onu bu ağaçların kuruması ve bu yakılmada toprak­la­rı­nın halen de düşman ayakları altında çiğ­nenmesinden doğan bir acı var. İçini dökmesini is­ti­yo­rum, ama hemen konu­yu değiş­tiriyor, kendisi de farket­me­den duymak istediğim sözleri söy­lüyor:

“Savaş başlarsa, he­men savaşa gide­ceğim! Ermeni kim­­­­ ya?! Er­menilere kalsaydı, onlar bir karış dahi toprak ala­maz­lardı bizden, korkak millettirler! Biz Ermeni ile savaşmadık ki, biz Rus­ ordusuyla savaştık! O kadar cesur, kurt gibi, aslan gibi sa­vaşan oğullarımız var ki! Ermeniler biliyor musunuz bize karşı niye bu kadar kaddar davranıyorlardı? Çünkü bizden korkuyorlar! Savaş başla­sın, orduya katılacağım, topraklarımız kurtulanadek sa­va­şacağım! Toprak­­­ları­­mı­zın geri alınmasını gelecek nesillere bı­rakma­yacağız, ben her zaman dedim, yine de diyo­rum, Karabağ’ı biz Ka­rabağ gazileri alacağız!